WE WILL NOT GO DOWN (Song for Gaza)
(Composed by Michael Heart)
A blinding flash of white light
Lit up the sky over Gaza tonight
People running for cover
Not knowing whether they?re dead or alive
They came with their tanks and their planes
With ravaging fiery flames
And nothing remains
Just a voice rising up in the smoky haze
We will not go down
In the night, without a fight
You can burn up our mosques and our homes and our schools
But our spirit will never die
We will not go down
In Gaza tonight
Women and children alike
Murdered and massacred night after night
While the so-called leaders of countries afar
Debated on who?s wrong or right
But their powerless words were in vain
And the bombs fell down like acid rain
But through the tears and the blood and the pain
You can still hear that voice through the smoky haze
We will not go down
In the night, without a fight
You can burn up our mosques and our homes and our schools
But our spirit will never die
We will not go down
In Gaza tonight
Aliya İzzetbegovic'in 5. ölüm yıl dönümünde ismini bir kere daha anarak örnek hayatına bir kişinin de olsa dikkatini çekmeyi ümit ediyorum. Fotoğraflarda da göreceğiniz gibi kendine örnek aldığı Peygamber Efendimiz gibi o bilge bir düşünce adamı, basiretli bir devlet adamı, cesur bir savaşçı, ısrarcı bir müzakereci ve gerçek bir Müslüman idi. 1969 yılında yazdığı ve ikinci kez hapishaneye girmesine neden olan İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları adlı kitabından bir bölüm aktararak vizyonunu paylaşalım.
Bu makaleyi, ebeveynlerimiz ve dinî Öğretmenlerimizle küçük bir sohbet olarak tasavvur ediyorum.
Kısa bir süre evvel, İyi ve heyecanlı bir Müslüman olan yakın dostumu, Müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum. Bitmemiş, fakat ana fikirleri ortaya konmuş olan makaleyi okudum. Dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken dostum, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyor. O, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve yanş-macılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri Özellikle ikaz ediyordu. Yine de dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime "itaat" idi. Evde çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı.
"İdealini" tasvir etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen ("zamanı gelince ana ve babası onu evlendirir") bir çocuğu tasvir etmektedir. O asla bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler. Yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: Hakkını yiyorlar o susuyor. Şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o "karınca bite ez-meyenler" dendir vs.
Bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade eden o sözü anladım. Ve sadece bu değil, bizim son asırlardaki gerilememizin en az bir sebebini tespit ettiğimi düşünüyorum: İnsanların hatalı eğitimi.
Aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî fikrinin an-laşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz. Düşmanımız eğitimli, sert ve pervasız, Müslüman ülkeleri teker teker işgal ederken biz gençliğimize nazik olmasını, "sineğe bile kötülük düşünmemesini", kaderine boyun eğmesini, "her türlü iktidar Allah'tan olduğuna göre "her türlü iktidara İtaat içinde olmasını öğretiyoruz.
Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam'dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslam'ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.
Günümüz uyanış asrında, bizzat İslam düşüncesinin savunucuları veya kendini öyle tanımlayan kimselerin her türlü karşılaşmayı (kavgayı) rutin olarak kaybetmeleri ancak bu şekilde açıklanabilir. Yasaklar ve ikilem felsefeleriyle ağa yakalanmış olan yüksek ahlak sahibi bu insanlar, ne İstediklerini bilen ve hedeflerine ulaşmak için her aracı mubah gören, daha az ahlaklı, az medenî fakat kararlı ve acımasız karşıtlarıyla karşılaştıklarında kendilerini ikinci derecede (alt, aşağı seviyede) görmektedirler.
Müslüman halkları idare eden kimselerin İslam içinde terbiye görmüş ve İslam düşüncesinden esinlenmiş kişilerden olmalarından daha tabii ne olabilir? Ancak onlar bunu basit bir sebepten dolayı başaramamaktadırlar: İdare etmek için değil idare edilmek için eğitilmişlerdir.
Müslüman ortamında bizzat Müslümanların topraklarına hâ-
kim olan yabancılara, yabancı fikirlere ve siyasî vo ekonomik zulüme karşı direnç göstermelerinden daha mantıklı bir şey ne olabilir? Ancak onlar bunu yine o bilinen sebepten dolayı yapamamaktadırlar: Seslerini yükseltmek için değil, itaat etmek için eğitilmişlerdir.
Müslüman değil, tebaa... Mükemmel, sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). Bizimle her türlü iktidara ne mutlu!
Fitne, esaret ve adaletsizlik dolusu olan bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir?
Söz konusu psikolojinin birçok bakış açısı vardır. Onlardan biri her zaman tekrarlanan geçmiş hakkındaki hikâyedir. Gencimize İslam'ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O, Alhambra ve geçmişteki fetihleri, Binbir Gece'nin şehrini, Semerkand ve Kurtuba'daki zengin kütüphaneleri bilir. Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, ondan yaşamaya başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir. Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha Önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. Eğer, geçmişte yaşanamayacağmı ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur.
Bu yıkıcı teslimiyetçilik ve karşı gelmeme pedagojisinin, en az elli yerinde mücadele ve direniş prensiplerinin zikredildiği Kur'an adına öğütlenmesi ayrı bir paradokstur. Rahatlıkla söylenebilir ki Kur'an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine Kur'an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir: Allah'a olan teslimiyet. Ancak Allah'a olan bu teslimiyette Kur'an insan için özgürlük İnşa ederek, onu bütün korkulardan ve diğer bütün teslimiyetlerden kurtarmıştır.
Şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz?
Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların uyuşuğu Müslüman değildir ve ölü birini İslam'a "çevirmenin" imkânı yoktur, Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.
Çünkü aklımızda hep tutalım: İslam'ın ilerlemesini -her türlü ilerlemeyi olduğu gibi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itiraz (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.
(Kasım, 1971)
Son zamanlarda karşılaştığım iki haberi paylaşmak istiyorum sizlerle:
Bursa'nın Orhaneli ilçesinde doğup büyüyen Mehmet Yılmaz adlı öğrenci, mayıs ayında ABD'de yapılacak "Dünya Bilimsel Proje Yarışması"nda, matematik dalında birincilik için yarışacak. Haberin detayları verildikten sonra öğrencinin şu sözlerine yer verilmiş: "Bu yarışma sayesinde üniversiteyi ABD'de okuma fırsatı yakalayabilirim. Makine mühendisi olmak veya nano teknoloji konusunda eğitim almak istiyorum. Fakat yurt dışında eğitim de alsam, meslek hayatım Türkiye'de olacaktır".
İkinci haberimiz ise şöyle: Gaziantep Kolej Vakfı öğrencileri Ece Çakıcı ve Barış Ersoy, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 35 ülkeden yüz binlerce öğrenci arasında seçerek 45 kişiye verdiği bursu almaya hak kazandı. Öğrencilerden birinin yorumuna da yine haberin sonunda yer verilmiş: "Kazandığıma hâlâ inanamıyorum. Açıkçası adı çok bilinen kolejlerde okuyan öğrencilerin arasından sıyrılabileceğim aklıma gelmemişti. Burs yurt dışında eğitim görme imkanı sağlıyor ama ben ülkeme geri döneceğim. Çünkü ülkemizdeki beyin göçü en üzüldüğüm konulardan biri. Bu konuda başarılı gençler olarak bilinçli olmalıyız".
İki haberin ortak yönü farkettiğiniz gibi öğrencilerin beyin göç hakkındaki hassasiyetleri ve eğitimlerini tamamladıktan sonra mesleklerini Türkiye'de icra etmek istemeleri. Haberleri okuyunca Türkiye'den ayrılmadan önceki planlarım geldi aklıma. Master eğitimimi tamamlayıp Türkiye'ye geri dönecektim. Henüz üzerinden çok vakit geçmiş değil. Mezun olalı 1-2 hafta oldu ama bu planın zihnimde değiştiğini ABD'de ilk senem dolmadan farkettim. Bununla ilgili bir de hikaye paylaşayım. Aileden Amerika'ya ilk gelen abim bir vize problemi sonrası hiç planda yokken Türkiye'ye geri dönmek zorunda kaldı. Geldiği ilk günden tekrar nasıl giderimin hesaplarını yaparken ben de kendisine öğüt veriyordum: Abicim geçmiş olsun. Kolay bir durum değil hiç hesapta yokken herşeyi orada bırakıp gelmek ama artık kabullen ve planlarını buraya yoğunlaştır. Nereye kadar uğraşacaksın geri dönmek için? Nereye kadar...nereye kadar...nereye kadar... Bu 'nereye kadar' lafı artık ayrı bir anlam kazanmıştı. Ben master için ABD'ye gelmeye karar verince abim git ki göresin nereye kadar demeye başladı. Şimdi konuşurken soruyor Mirac ne zaman dönüyorsun diye. Ben planları anlatmaya başlayınca da nereye kadar diye dalga geçiyor.
Gerçekten nedir bu planları altüst eden? Kıymetbilmezlik mi? Para mı? Daha önceki bir yazımda paylaşmıştım. Houston Nasa Uzay Üssünde çalışan Türk bir bilim kadınıyla şans eseri bir garage sale'de tanışmış hikayesini daha sonra gazetelerden okumuştum. Türkiye'de tıp alanında tezini tamamladığında hocası kapağını kaldırmadan tezi çöpe atar. Aynı çalışmalar daha sonra farkedilir ve tıp alanında uluslararası dergilerde yayınlanır. Bilim kadınımız Finlandiya'ya gider ve orada çalışmalarını sürdürür. Nasa bu çalışmalardan haberdar olur ve kendileriyle çalışmak üzere davet eder. Yıllarca ABD'de çalıştıktan sonra memleket hasretine dayanamayıp Türkiye'ye geri dönmeye karar verir. Dönüş öncesi eşyalarını sattığı garage sale'de tanıştık işte.
Burada sorumu tekrarlıyorum: Nedir bizi kendine bağlayan bu Amerika'da? Cevabını Amerika'daki Türk blog yazarlarından kendi tecrübeleri doğrultusunda cevaplamalarını bekliyorum. Cevaplarını yorum olarak buraya da yazmalarını rica ediyorum. Pası ayağında fazla bekletmeden tanıdığı bildiği Amerika'daki Türk bloggerlara gönderilmek üzere Compir'e atıyorum.
Umarım yukarıdaki iki haberde adı geçen öğrenciler planlarına sadık kalır ve ülkelerine hizmet için geri dönerler.
Fehmi Koru'yu takip edenler ara ara kitap tavsiyesinde bulunduğunu bilirler. Yine onun tavsiye ettiği bir kitabı geçen hafta bitirdim. Kitap 'God's Harvard' yani "Tanrı'nın Harvard'ı" adıyla Harvard Üniversitesi'nin muhafazakar versiyonu olan Patrick Henry College'ı (PHC) işaret ediyor. Yazar Hanna Rosin New Yorker, New York Times ve Washington Post gibi gazetelerde politika ve din konulu yazılar kaleme alan Yahudi bir yazar. Kitap, yazarın Patrick Henry College öğrenci, öğretmen ve yöneticileriyle ara ara geçirdiği 2 senelik tecrübeler ışığında yazılmış. Yazar kendini kampus içerisinde o kadar kabul ettirmiş ki öğrenci gezilerine katılıyor, öğrencilerin yurt odalarına misafir oluyor, ailelerini ziyaret ediyor, hatta en stressli zamanlarda yöneticilerin gözüne batmadan kitaba ekleyecek hikayeler otarıyor. Bu da kitabı samimi verdiği bilgileri değerli kılıyor.
Patrick Henry College, Washington D.C.'nin kuzey batısında öğrencilerinin büyük çoğunluğunu 'Homeschool' denilen ilk, orta ve lise eğitimlerinin tamamı veya bir kısmını evde tamamlamış öğrencilerin oluşturduğu Evanjelik Hıristiyan bir okul. Homeschooling (evde eğitim) Amerika'da ailelere çocuklarını okula göndermeden evde eğitim verme olanağı sağlayan bir sistem. Ailelerin evde eğitimi tercih etmelerinin sebeplerinden başta gelenler günah yuvası olarak gördükleri devlet okullarına çocuklarını göndermek istememek, devlet okullarındaki eğitim kalitesini beğenmemek, ilk maddeyle ilişkili olarak çocuklarına evrim ve benzeri Hıristiyanlığa aykırı şeylerin öğretildiği ortamlardan uzak tutmak, çocuklarının özel ilgiye ihtiyaç duyması olarak sıralanabilir. PHC'ye gelen öğrencilerin çoğunun aileleri Evanjelik (born-again) Hıristiyan olduğundan evde eğitim almalarının nedeni daha çok dini kaynaklı.
Okulun diğer bir karakteristik özelliği de öğrenci, veli ve yöneticilerinin Cumhuriyetçi (Republican) oluşu. Bush yönetimini canı gönülden destekleyen öğrenciler ilkokuldan başlamak üzere siyasi kampanyalarda görev almış kimseler. Bunun doğal sonucu olarak 2000 yılında kurulmasına rağmen okul çok kısa sürede büyük bir itibar kazanıyor. Beyaz Saray stajyer alımlarında okulun ismini duymak görüşmeci için yeterli. Birçok öğrenci 4 yıllık üniversite öğrenimi sırasında Beyaz Saray'da stajyerlik yapıyor, mezuniyet sonrası da kadro alıp çalışmaya başlıyor. Okulun misyonu da zaten bu: "A Christian College on a Mission to Save America" yani "Amerika'yı kurtaracak Hıristiyan bir Üniversite". Kurtarmaktan kastettikleri de ülkeyi Hıristiyan köklerine geri döndermek.
Gelin kitaptan aktardığım bilgilere biraz ara verip okulun websitesini birlikte ziyaret edelim. Başvurular sayfasında gerekli belgeler listesinde öğrencilerden birkaç kompozisyon yazması isteniyor. İlki 'Please describe your relationship with Jesus Christ and the role your Christian walk plays in your life.' (Lütfen Hz.İsa ile ilişkinizi ve Hıristiyanlığın hayatınzdaki rolünü açıklayınız). Bir diğeri okul hocalarından birinin yazdığı 'Loving God with All Your Mind: Thinking as a Christian in the Postmodern World.' adlı kitabı okuyup listelenen üç sorudan ikisini cevaplayan 3-5 sayfalık bir kompozisyon yazmak. 4 yıldır okuduğunuz kitapların listesi ayrı bir madde. Telefon veya yüzyüze mülakat bir diğeri. Bu sayfayı ziyaret ederek okulun misyon, vizyon ve eğitim felsefesi hakkında bilgi alabilirsiniz.
Kitaba geri dönecek olursak yazar birkaç öğrenciyi mercek altına alarak okulun öğrenci profilini çizmeye çalışıyor. Okul yönetmeliği öğrencilerin uyması gereken kurallarla dolu. Listenin bir kısmını buraya ekliyorum. (Çeviri için zaman ayıramıyorum kusura bakmayın. Ziyaretçiler yorum bölümüne çeviri yaparak katkıda bulunabilirler)(Türkçesi için lütfen ilk yoruma bakımız. Çeviri için Smx'e teşekkürler.)
* I will not cheat, lie, or steal.
* I will respect the property of the college and others.
* I will not use alcohol, tobacco, or illegal drugs.
* I will honor my commitments.
* I will not use abusive, lewd, or profane language.
* I will not spread slander or gossip.
* I will seek and obtain parental permission when pursuing a romantic relationship.
* I will shun obscenity, pornography, and sexually explicit material.
* I will reserve sexual activity for the sanctity of marriage.
* I will resolve personal conflicts biblically.
* I will adhere to the college's policies while under the college's authority, whether on campus or off.
* I am willing to be held accountable and will hold my fellow students accountable to these tenets.
Kitabın sonuna doğru okulun en sevilen professorü yönetmelere uymadığı iddiasıyla okuldan atılıyor. Öğrenciler 'Ölü Ozanlar Derneği' (Dead Poet Society) filminden esinlenerek sıraları üstüne çıkıyorlar fakat fayda vermiyor. Bu olaydan sonra uyarı alan birkaç hocaya katılan bir grup hoca topluca ayrılmaya karar veriyor. Okul müdürü bize hoca mı yok diyerek kitabı bitiriyor.
Şimdi soru sorma zamanı. Türkiye'de imam-hatip liselerinin hazımsızlık yaptığı kimseler bu okul hakkında ne düşünürler acaba? Bugün de bu oldu diye irtica haberleri yapanlar bu okula da bir muhabir gönderseler iyi malzeme çıkmaz mı?
Okulumda Meditasyon odası olarak adlandırılan ve değişik din inançtan insanlara ibadet mekanı olarak ayrılan bu odada namaz kılanları cep telefonuyla videoya çekip Hürriyet'e göndersek İlhan Selçuk'la Dick Cheney'nin arası açılır mı?